Genel

Gözden kaçan küresel risk: Duygusal çöküntü

Dünya genelinde 700 milyondan fazla insan ruhsal hastalıklarla boğuşuyor. Depresyon, anksiyete, yalnızlık empati yoksunluğu da cabası… Yoksa dünyayı bekleyen en büyük tehlike duygusal çöküntü mü?

Dünya her geçen gün yeni bir gündemle çalkalanıyor. Süper güç olarak tabir edilen devletlerin arasındaki ekonomik ihtilafları ya da siyasi çatışma haberlerini her gün görmek mümkün. Örneğin, geçtiğimiz hafta ABD, sanki Soğuk Savaş dönemindeymişçesine fevri bir nükleer hamlede bulundu. Beyaz Saray, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) altı ay içinde çıkacağını açıklarken, Moskova’nın Washington’a yanıtı da hemen ertesi gün geldi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da INF’den çekileceğini açıkladı. INF, Soğuk Savaş’ın bitişinden beri Avrupa’yı nükleer füzelerden koruyor. Fakat hem ABD hem de Rusya’nın anlaşmadan çekileceğini açıklaması, Yaşlı Kıta’yı nükleer füzeler karşısında savunmasız bırakacak. Kuşkusuz bu kararlar, nükleer gerginliklerin yeniden dünya gündemini işgal etmeye başladığının bir göstergesi.

Küresel siyasal konjonktürü derinden etkileyen gerginlikler sadece “nükleer” ile sınırlı da değil. ABD Başkanı Donald Trump’ın bir gecede verdiği başkanlık emriyle ekonomik dengeler şaşıyor, piyasalar alt üst oluyor (bakınız ABD’nin çelik mahsullerine koyduğu ek ithalat vergisi). Ticaret savaşları adı altında, teknoloji şirketleri ve devletler (ABD-Çin arasındaki teknoloji ve casusluk savaşı) birbirine meydan okuyor. Tansiyon her daim yüksek; dünya liderlerinin sert açıklamaları birbiri ardına geliyor.

Öyle görünüyor ki, dünya siyasetini gerginliklere gebe yeni bir yıl bekliyor. Belirsizlik ve gerilim vurgusunun yoğun olarak hissedildiği bu ortam, Dünya Ekonomik Forumu’nun geçtiğimiz hafta Marsh & McLennan ve Zurich Sigorta işbirliğiyle düzenlediği Küresel Risk Raporu tarafından irdeleniyor. Buna göre, 2019 yılında artması öngörülen riskler arasında, süper güçler arasındaki ekonomik anlaşmazlıklar, uluslararası ticaret anlaşmalarının değer kaybetmesi, süper güçler arasındaki siyasi çatışmalar ve siber saldırılar kaynaklı operasyonel ve altyapısal bozulmalar, para ve veri hırsızlığı yer alıyor. Yine aynı rapora göre, gerçekleşme olasılığına göre sıralanan riskler de şöyle açıklanmış: Olağan dışı hava olayları, iklim değişikliğinin önlenmesi ve adaptasyonunda başarısızlık, doğal afetler, veri sahteciliği ve hırsızlığı ve siber saldırılar.

gelir eşitsizliği

Üstelik tüm bunlar, dünyanın içine girdiği makro risklerin sadece ufak bir kısmı. Kuşkusuz, ölçek daraldıkça, dertler de artıyor: işsizlik, güvenlik, gelir eşitsizliği akla ilk gelenler…

Peki dünyada “filler tepişirken”, alt tabakalarda “ezilen” milyonlar ne yapıyor? Tüm bu çetrefilli konuların arasında insanın ta kendisi ne durumda?

Dünya Ekonomik Forumu’nun risk raporunda bu yıl ilk defa işlediği “Küresel Risklerin İnsan Tarafı: Kafalar ve Kalpler” adlı bölümde, yukarıdaki sorulara cevap bulmak mümkün. Baştan uyarmak gerek: Rapor çözüm sunmuyor. Fakat dünyanın çoğu zaman göz ardı edilen duygusal çöküntüsünü, raporun küresel riskler başlığı altında bulmak mümkün. Ortaya konan gerçekler ise hem korkutucu hem de endişe verici.

Rapora göre, dünya genelinde 700 milyon insan ruhsal hastalıklarla boğuşuyor. Depresyon ve anksiyete geçtiğimiz 15 yıl içerisinde yüzde 50 artış göstermiş durumda. ABD nüfusunun yüzde 7,5’i depresyonda; 12-17 yaş grubundaki çocuklarda depresyonun oranı yüzde 6’dan yüzde 12’ye yükselmiş. 15-19 yaş grubundaki gençlerde ise intihar eğilimi yüzde 60.

Rapordaki Gallup araştırmasında, 2017’de 145 ülkeden 154 bin katılımcının gün bazlı deneyimlerini olumlu ve olumsuz kategorilere ayırmasını istendi. Gülmek, saygı ve öğrenmek gibi başlıklar olumlu deneyimler kategorisindeyken, acı, endişe ve mutsuzluk gibi konular da olumsuz deneyimler arasında yer alıyor. Araştırmanın başladığı 2006 yılından beri olumlu deneyim endeksinin hızlı bir şekilde dibe çakıldığı görülüyor. Olumsuz deneyim endeksi ise son beş yılda tavan yapmış durumda. Araştırmaya katılan 10 kişiden dördü gün içerisinde sıklıkla endişe ve stres yaşadığını söylerken, 10 kişiden üçü fiziksel acıya maruz kalıyor, 10 kişiden ikisi ise öke nöbeti yaşıyor.

Rapor hakkında sorularımızı yanıtlayan Zurich Sigorta Genel Müdürü Yılmaz Yıldız, “Dünya daha önce hiç olmadığı kadar zengin. Sağlık hizmetleri ciddi oranda artıyor. Yaşam süresi uzun. Fakat modern yaşamın getirileri ile birlikte depresyondayız. Öke çağındayız. Olumsuz duygular artıyor” diyor ve devam ediyor: “Öfke Çağı diye geçiyor bu dönem. Eskiden farklı düşünen gruplar birbiriyle çatışma halindeydi. İnsanlar şimdi sistemlerle çatışma halinde.”

GELİR ADALETSİZLİĞİ BÜYÜDÜKÇE DEPRESYON DA ARTIYOR

Küresel riskler arasında yer alan insan aklı sağlığı, sistemin adaletsiz karakteristiğiyle doğru orantılı olabilir. Gelir adaletsizliğinin detaylı bir şekilde incelendiği raporda, dünya ekonomisinin önümüzdeki döneme dair büyüme oranlarıyla ilgili olumsuz görüşlere rastlamak mümkün. IMF’nin küresel büyümeye ilişkin revizeye gittiği büyüme oranına raporda da yer veriliyor: 2018’de yüzde 2,4’ten 2,1’e, 2022 itibariyle de yüzde 1,5’e kadar küresel büyümenin düşeceği tahmin ediliyor.

Görüşlerine başvurduğumuz Marsh & McLennan Grubu Türkiye Başkanı Tayfun Bayazıt, dünyada refah pastasından alınan dilimin el değiştirdiğini söylüyor: “Bu rapor, özellikle kamu ve özel refah sahipliği konusunun son 40 yılda ciddi olarak değiştiğini söylüyor. Bu, özel sermaye sahiplerinin lehine değişiyor. Devletler iyice fakirleşiyor, bireyler ise zenginleşiyor.” Fakat bu durum, gelir adaletsizliğini çözmüyor. Peki, gelir adaletsizliğinin ortadan kaldırılması bir yana, törpülenmesi bile mümkün değil mi? Bayazıt cevaplıyor: “Evet, bu 2008 krizinden beri konuşuluyor. Zaten sonrasında yüzde 1, yüzde 99 nüfus gibi (servetin çok küçük bir azınlığın elinde toplanması) konular güçlendi. Ama burada dinamiklerde çok büyük bir değişiklik yok. İşlerin daha olumlu bir yöne gitmesine dair ortak bir politika da yok.”

Bir diğer ifadeyle, dünyanın yüzleştiği küresel risklerden gelir adaletsizliği konusunda bir çözüm, kısa ya da uzun vadede beklenmiyor. Zengin ve fakir arasındaki uçurum gün geçtikçe daha da fazla büyüyor. Küresel Risk Raporu, insanların bu yadsınamaz gerçeğe karşı bakış açısını, yaptığı araştırmayla gözler önüne seriyor: Zengin ülkelerde servetin refahı karmaşık şekillerde etkilediğini söyleyen rapora göre, anksiyete bozukluklarının yaygınlığı düşük gelirli gruplar arasında daha yüksek. ABD’de yapılan bir araştırma, 18-25 yaş arasındaki gençlerin yüzde 81’inin birincil ve ikincil hedelerinin “zenginleşmek” olduğunu ortaya koyuyor. Burada, nesilden nesle değişen “hayat motivasyonlarını” da görmek mümkün: Aynı soru 26-39 yaş arasındaki nesle sorulduğunda ise yüzde 62’si zenginliği öncelikleri arasında görüyor.

Uzmanlık alanları çocuk, genç ve yetişkin psikiyatrisi olan Dr. Yankı Yazgan, Küresel Risk Raporu’yla ilgili Bloomberg Businessweek Türkiye’nin sorularını yanıtladı. Dr. Yazgan, lafı gevelemeden acı gerçeği söylüyor: “Toplumsal gelir eşitsizliği ne kadar artarsa, depresyon riski de o kadar artıyor. Örneğin Patel ve ARK’nın bir çalışması, gelir eşitsizliğinin depresyon ve anksiyete ile ilişkisini kesin biçimde ortaya koydu. Özellikle kadınlar ve toplumun düşük gelirli kısımları depresyondan daha fazla pay alıyor” diyor ve devam ediyor: “Gelir eşitsizliğini sadece bir kısım insanın diğerlerinden daha fazla para kazanması ya da parasının olması gibi düşünmeyelim. Gelir uçurumunun derin ve geniş olduğu toplumlarda sosyal statü iyiden iyiye ön plana çıkıyor. Eşitsizliğin kapatılamaması mutsuzluğa, sosyal uyumsuzluğa, ahlaki değerlerde gevşemeye ve sağlık problemlerine yol açıyor. Güvensizlik duygusunun artması, insanların birbirlerine olan inancını azaltıyor.”

2019’da Insanlık Hangi Risklerle Karşı Karşıya?

Küresel Risk Raporu’na göre, 2019 yılında artması öngörülen riskler şöyle:

  1. Süper güçler arasındaki ekonomik anlaşmazlıklar
  2. Uluslararası ticaret anlaşmalarının değer kaybetmesi
  3. Süper güçler arasındaki siyasi çatışmalar
  4. Siber saldırılar: para veya veri hırsızlığı
  5. Siber saldırılar: operasyonel ve altyapısal bozulmalar

SOSYAL MEDYA BİR RİSK Mİ?

Küresel Risk Raporu, insanın yalnızlığa ve güvensizliğe doğru sürüklenmesini artan şehirleşme ve sosyal medya kullanımıyla doğrudan ilişkilendiriyor. Dr. Yazgan ise bu konuya temkinli yaklaşıyor: “Yalnızlık ile sosyal medya arasında ilişki kurulan çalışmada, aynı zamanda sosyal medyanın insanları birbirine yakınlaştırıcı bir etkisi olduğu da belirtiliyor. Bunun görsele dayalı platformlarda daha etkili olduğunu öne süren Aarts ve ARK’nın 2018’deki bir yayınında, metin temelli sosyal medya pek yakınlaştırıcı bir etki göstermemiş. Elbette, sosyal medya insanları sosyal açıdan aktif hissettirirse de yüz yüze etkileşimin yerini alamıyor, yetişkinler yüz yüze iletişim kurmayı tercih etmeye devam ediyorlar.”

Öyleyse, sosyal medya kullanımının insanları doğrudan yalnızlığa ittiğini söylemek mümkün mü?

Dr. Yazgan, “Her gün sosyal medya platformlarında daha çok zaman geçiren kişilerin daha az zaman geçirenlere kıyasla daha yalnız hissettiğine dair bulgular var” diyor ve devam ediyor: Sosyal medya yalnızlaştırıcı mı? Buna net bir cevap vermek doğru olmaz. Yalnızlığa yatkın bireylerin, sosyal ilişki kurmak için sosyal medyada daha rahat olduklarını da görmekteyiz. Ulaşılabilirlik çok kolay; bu dijital dünyada daha çok bağlantı kurmamızı sağlıyor, bir yandan o anda içinde olduğumuz dünyadan bağımızın kopmasına da yol açabilir.”

Peki, telefonları “Aman, bir şeyleri kaçırmayalım” kaygısıyla çok fazla kontrol edenler, akıllı telefon ya da sosyal medya öncesinde farklı mıydı?

Dr. Yazgan cevaplıyor: “Bunu bilmiyoruz. Ama sosyal medya, haberini almasak dert etmeyeceğimiz şeyleri gözümüzün önüne getirerek bazı şeyleri gözden kaçırmamızı, ‘görmedim, duymadım’ yapmamızı engelleyip rahat etmemizi zorlaştırıyor. Bu, farkındalığımızın sınırlarını aşan durumlara yol açabilir. Dünyaya duyarlığımızda bir artış olmasında ne sakınca olabilir? Sosyal medyadan nasıl etkilendiğimizi anlamak için kendi yakın çevremizde olanlara, içinde olduğumuz zamana ve mekana ne kadar duyarlı ve bunların ne kadar farkında olduğumuza bakmak bir test yerine geçer. Öke ve zorbalık siber dünyada da var, ama somut ve gözlenebilir sonuçları daha kısıtlı kaldığı, olası zararları da zamana yayıldığı için o denli sarsılmıyoruz.”

GENÇLERDEKİ EMPATİ YOKSUNLUĞU

Küresel Risk Raporu, dijitalle iç içe olan yeni jenerasyonun empati yoksunluğu çektiğini de vurguluyor. ABD’deki çocuklarla yapılan araştırma, 1979’dan 2009’a kadar geçen sürede öğrencilerin yüzde 48’inin empati seviyesinin düştüğünü gösteriyor. Buna neden olarak da kişisel teknolojilerin kullanımıyla materyalizmin artması ve değişen ebeveynlik uygulamaları gösteriliyor.

Dr. Yazgan’a, günümüz çocuklarının giderek daha fazla empati yoksunu olmasının teknolojiyle bağlantısını soruyoruz: “Günümüzdeki empati yoksunluğunu teknolojinin bir ürünü olarak görmekte acele etmeyelim. Gençlerin bildiğimiz anlamdaki empati becerileri güçlü olmayabilir, çalışmalar öyle diyor. Oyunlardaki veya izlenen kanallardaki açık şiddetin etkisi var mı? Sanırım, burada izlemenin ve oynamanın kolaylığı, yoğunluğun aşırılığına ve etkilerin daha konvansiyonel araçlarla olduğuna göre zarar eşiğini kolayca aşabilmesine imkan veriyor. ‘Faydalı’ empati geliştirici dijital oyunların genç kuşak arasında pek tutulmadığı da söyleniyor. Diğer yandan genel kanının aksine, ‘marshmallow testi’ olarak bilinen ve çocuklarda kendini kontrol ya da hazzı erteleme becerisinin gelişimini yansıtan deneysel çalışmalara baktığınızda bu ‘dürtüyü bekletme, doyumu erteleme’ becerisinin günümüzde geçmiştekinden daha zayıf olmadığı bulundu. ‘Peki o zaman günümüzdeki sabırsızlığın, bir an evvel yükselme, doyum sağlama arzusunun nedeni nedir?’ diye sorulduğunda testin mucidi Mischel şöyle diyor: ‘Beceri var, ama kullanmayı tercih etmiyorlar.’ Bence de hem dürtü kontrol hem empati yok değil, var. Ama sanki devreye girmiyor bu beceriler.”

TÜRKLER, BELİRSİZLİKLERLE YAŞAMAYA ALIŞKIN MI?

Küresel Risk Raporu’nun Türkiye ayağının tanıtıldığı TÜSİAD’ın ev sahipliğindeki toplantıda da bu tehlikeler tartışıldı. Risk bağlamında ele alınan, “zengin olmanın” her beş gençten dördünün hayattaki en önemli hedefi olması, toplantıda bahsi geçen konulardan biriydi. Zurich Türkiye CEO’su Yılmaz Yıldız, “Tüm bu trendler Türkiye’yi de her ülke gibi doğrudan etkiliyor. Ne var ki, Türk toplumu olarak, geçmişten bu yana belirsizliklerle yaşamaya alışkın ve değişime çok hızlı adapte olabilen bir toplumuz” diyor.

Peki, Dr. Yazgan bu çıkarıma katılıyor mu? Türk toplumu, söylendiği kadar uyumlu ve belirsizliklerle yaşamaya alışkın mı?

“Siz, bu çıkarıma katılıyor musunuz? Türk toplumu, söylendiği kadar uyumlu ve belirsizliklerle yaşamaya alışkın mıdır? Ülkeyi terk eden eğitimli ya da varlıklı nüfusu bu gruba dahil edebilir miyiz?” sorusunu yönelttiğimiz Dr. Yazgan şöyle yanıtlıyor: “Belirsizlikle yaşamak çok yüksek psikolojik bedelleri olan bir durum. Belirsizliğin uzayıp gittiği durumlarda bu maliyet iyice artıyor; o andaki dayanma gelecekteki kaynaklardan yüksek faizli borçla gerçekleşiyor. Kişisel hayatlarımızda da borç ekonomisine alışık olduğumuzu söylemek daha doğru olabilir. Toplum olarak dayanmaya çalışmakta, yıkılmadan ayakta kalmakta iyi olabiliriz; ama bu devamlı dayanmaya çalışma sonucunda dayanıklılığımız artmıyor; aksine giderek ve vaktinden önce aşınıyoruz ve kaynaklarımız daha hızlı tükeniyor. Yaratıcı, üretici, fikir geliştirici potansiyelimiz işlemez duruma geliyor.” Alp Börü / Bloomberg

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir